Symi

chorio'dan liman1

Yıllardır her gidenin ballandıra ballandıra anlattığı Simi’yi  hep çok merak etmişimdir. Demek kısmet bu Datça seyahatineymiş. Bir önceki yazımda bahsettiğim gibi Datça’da kalış süremiz uzayınca dostlarımızla beraber gitmek için daha iyi fırsat olabilir mi diyerek rotamızı Sömbeki yani Simi adasına çevirip Datça Kurucabük’den iki yelkenliyle peşpeşe çıkıyoruz yola. Hava harika, deniz sakin ve rüzgar da kıçtan esince yelkenleri açıp Hisarönü körfezinin girişindeki bu sevimli adaya 1,5 saatte varıyoruz.


Sömbeki adı Osmanlılar döneminden kalmış. 390 yıl gibi uzunca bir süre Osmanlılar’ın yönetiminde kalan adaya Sömbeki denmesinin sebebi, ada tersanelerinde üretilen ve “Sümbek” adı verilen hafif ve hızlı teknelermiş. Sünger avcıları bu teknelerle sünger avına çıkarlarmış eskiden. Bu küçük adanın şimdiki ismini ise denizler tanrısı Poseidon’la evlenen peri Symi’den aldığı söylentiler arasında.

Pedi koyuna yanaştığımızda tüm sahil boyunca dizilmiş 19.yy’dan kalma rengarenk neoklasik evler bir suluboya resme bakıyormuşsunuz hissi veriyor. Bir arkadaşımız geleneksel mimarisi sebebi ile koruma altında olan bu evlerin renklerinin de anıtlar kurulu tarafından kontrol edildiğini söylüyor. Evler doğayla o kadar uyumlu ki çok az ağaç sebebiyle oldukça kurak bir görüntüye sahip olan adanın çehresini de değiştiriyor.


Pedi’ye demirledikten sonra adaya çıkıyoruz. Pedi koyu küçük ama oldukça sevimli. Kıyıdaki tavernalar uygun fiyatlı balıkları, deniz ürünleri ve mezeleriyle tercih ediliyor. Koy masmavi, tertemiz suyuyla denize girmek için de ideal.
Pedi’den adanın üst kısmına yani Chorio’ya çıkmak için her saat başı kalkan minibüse biniyoruz. Şoför Lakis yıllardır bu işi yaptığı için hemen herkesi tanıyor. Tepede indikten sonra Kali Strada denilen daracık yoldan aşağı doğru yürümeye başlıyoruz.

Yol o kadar dar ve dik ki eşya taşımak için gene vefakar eşekler iş başında. Bu özelliğinden dolayı Simi’yi Mardin’le kardeş ilan ediyorum. Acaba Simi’liler de Mardin’de olduğu gibi bu eşeklere emeklilik hakkı tanıyıp maaş ödüyorlar mı diye merak ediyorum.

Küçük dükkanlar, tavernalar, barlar, cafeler arasından aşağı yürüdükçe çoğunlukla yabancı turistler tarafından alınıp restore edilen ya da yıkılmaya yüz tutmuş 18.yy’dan kalma villalar arasından enfes manzaralar çıkıyor karşımıza.


Aşağı Gialos limanına indiğimizde artık oldukça acıktığımızdan yemek yemek için sabırsızlanıyoruz. Gelmemize vesile olan dostlarımız geleneksel taverna-meyhanelerin yanısıra 1912 den 1943 yılına kadar İtalya’nın egemenliğinde kalan adada İtalyan restaurantların da çok güzel olduğunu söyleyip bizi Bella Napoli adlı restauranta götürüyorlar.

Deniz ürünleri ağırlıklı hazırladıkları rizotto, makarna ve salatalar gerçekten çok güzel.

Ama Leros’da yiyip hayran kaldığımız Symi karidesi Leros’dakinin yerini tutmuyor. Buradakiler boy olarak hem daha büyükler, hem de az çıtırlar. Belki bir tavernada yeseydik farklı olabilirdi diye düşünüyorum.

Pizzalara gelince kesinlikle doğru yerde olduğumuz ortada. Bu güne kadar benim gördüğüm en zayıf Napoli’li şefin elinden çıkan pizzalar ı bayılarak yiyoruz :).

Gevrek hamuru ve üzerindeki lezzetli parmezan- prosciutto ile yapılan pizza bianco (domates sos kullanılmadan yapılan pizza) gerçekten de denenmeye değer. Ancak sossuz olduğundan bana göre ince dilimlenip ana yemek yerine öncesinde şarapla aperatif olarak yemek daha doğru gibi geliyor.

Yemekten sonra etrafı gezmeye karar veriyoruz. Herkes dağılıyor, belli bir saatte buluşup tekneye geri döneceğiz. Liman cıvıl cıvıl, tekneler sahili tamamen kaplamış, neredeyse her ülkeyi temsilen en az bir tekne limana demirlemiş.

Restaurantlar dolu, müzikle kahkahalar içiçe geçmiş etrafa mutluluk yayıyor. Tüm dükkanlar geç saate kadar açık, çoğu oldukça pahalı. Adada kalan son birkaç sünger dükkanı bir çok turistin hala ilgi alanı.


Marketlerde ne isterseniz her şey var. Özellikle tekneler burada tüm ihtiyaçlarını karşılayıp yola devam ediyorlar.
Ara yollara girip arka sokaklara doğru ilerliyorum. Herzamanki gibi pastahane-fırın arayışındayım. İtalyan dondurmacılarının çekiciliğine kendimi kaptırmayıp devam ediyorum ve karşıma Manos’un pastahanesi çıkıyor.

Manos adada oldukça bilinen bir iş adamı, özellikle marinadaki tavernasının adanın en in tavernalarından olduğu söyleniyor. Biz denemedik ama bir çok kişiden son zamanlarda fiyatlarını çok artırdığını duyduk. Bence yüksek fiyat adaların özüne aykırı.

Neyse pastahaneden girdiğimde meşhur badem kurabiyeleri yeni çıkmıştı ve içerisi mis gibi kokuyordu. Konuşkan ve dost canlısı şefe çok güzel koktuğunu söyleyip ‘ne pişiriyorsun?’ diye soruyorum, patronun kadayıf istediğini söylüyor. Bana daha önce çıkan kurabiyelerden ikram ediyor hemen. O kadar lezzetli ve yoğun ki içeri girmeden önceki tatlı krizim sona eriyor.


Adada yapılacak çok şey var özellikle 18.yy’dan kalma kiliseler görmeye değer.

Ama bu seferlik vaktimiz kısıtlı olduğundan kiliseleri bir sonraki sefere bırakıyoruz ve  tekneye dönmek üzere bizi Pedi’ye götürecek olan minibüse doğru yürüyorum. Herkes sigara molası veren Lakis’i bekliyor. Saat 12’de son seferini yapan Lakis aynı zamanda gün boyu aldığı sigara, kahve molalarıyla da meşhur bir ekabir. Hayatın keyfini çıkararak çalışmanın yolunu bulan Lakis,  ağır ağır minibüsün yanına gelip günün son yolcularını topluyor.
Teknelere dönüp demir aldığımızda ışıkların sularda dans ettiği koya bakıp sabah burada uyanmak keyifli olurdu diye düşünüyorum. Ama nasıl olsa gene geliriz, ne de olsa en yakın komşumuz diyerek burnumuzu Datça’ya geri çeviriyoruz.

Not: Türkiye kıyılarından 6,5 km uzaklıkta olan Symi’ye Datça’dan Perşembe ve cumartesi günleri kalkan hızlı feribotlarla en fazla 30dk’da ulaşmak mümkün. Ancak maalesef vize gerekli.

pingback: http://www.pinarbelendir.com/blog/seyahat/symi/

Yorum Bırak