Mavi…

fener

Yelken’le Datça…

Ege ile Akdenizin birleştiği alanda, ormanın denize kadar uzandığı koylarda, masmavi sular nefesinizin kesilmesine sebep oluyor.

Yaklaşık bir yıl önce böyle anlatmıştım Datça ile ilgili izlenimlerimi. Geçen yıl karadan gittiğim Datça’ya Ağustos ayında denizden gitmek nasip oldu. Ve Datça yarımadasına bir kez daha, bu sefer de denizden aşık oldum.

Sundance isimli 12m’lik Beneteau teknesi ile yeni bir maceraya yelken açıyoruz. Bu defa rota Bodrum Ortakent’ten Datça yarımadasına. Hepimiz heyecanlıyız. Ne de olsa önümüzde 10 gün, masmavi bir deniz ve pırıl pırıl bir gökyüzü var.

İlk durağimız Ortakent’e 2,5 saat uzaklıktaki Mersincik koyu. Bir tavsiye üzerine keşfettiğimiz Mersincik gerçek bir cennet. Burnu döner dönmez sakinliği, dupduru masmavi suyuyla büyülüyor insanı.

En fazla 6-7 teknenin demirlediği Mersincik koyunda komşularımız çoğunlukla Türkiye’den tekne kiralayıp kıyıları gezen yabancı turistler ya da balıktan dönüp geceyi geçirmeye gelen dost canlısı balıkçılar. Cam göbeği rengiyle doğal havuzu andıran suya girmeye doyamadığımız Mersincik’te 2 gece kalmaya karar veriyoruz.

Hızla geçen gündüzlerin geceye dönmesine izin vermeyen ay akşamları dağların ardından sessizce yerini alıyor ve şansımıza dolunayın büyülü ışıklarıyla aydınlanan gecelerimiz oldukça sakin geçiyor. Alacakaranlıkla gelen sessizlik önce havaya sonra da içimize çöküyor. Hepimiz yıldızları ve mehtabı seyrederek baş üstünde uyuyoruz.

En sevdiğim yanı ise sabah uyandığımızda etrafımızdaki teknelerin demir alıp ayrıldığını ve tüm koyun bize kaldığını görmek. İşte ozaman keyfimize diyecek yok.

Mersincik’ten ayrılmak hayli zor ama daha önümüzde harika yerler var. Demir alıp Knidos’a doğru yelken açıyoruz. Hava harika, teknemiz denizi yara yara ilerliyor. Denizden karayı seyretmenin keyfi anlatılmaz. Trafik, gürültü, kalabalık yerini sadece özgürlük, huzur ve heyecana bırakıyor. Kendimi denize konmuş martı kadar özgür hissediyorum.

Deveboynu Burnu’na doğru yol alırken karşımıza çıkan deniz feneri Knidos’a yaklaştığımızın işareti.

1931 yılında yapılmış olan Deveboynu Deniz Feneri Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü’nün koruma altına aldığı “Tarihi fener” statüsüne sahip Türkiye’deki 13 fenerden biri, deniz seviyesinden 109m yükseklikte ve Ege ile Akdeniz’i birbirinden ayıran noktada.

Limandaki teknelerin yelken direklerini gördüğümüzde koydan içeri giriyoruz ve 2600 yıllık tarihi ile Knidos kalıntıları karşılıyor bizi.


Hava çok sıcak, Knidos’u daha önce herkes gezdiği için sahildeki tek restaurantdan ekmek ve domates alıp Palamutbükü’ne doğru yola devam ediyoruz. Adını Palamut ağacından alan Palamutbükü sahil boyunca dikili Ilgın ağaçları, masaları sahile kurulu restaurantları, sevimli pansiyonları ile tam bir sahil kasabası.

Akşam burada kalmaya karar veriyoruz. Bunca yoldan sonra güzel bir akşam yemeğini hak ettiğimizi düşünerek demirimizi atıp sahile çıkıyoruz.

Yemeyi nerede yiyeceğimizi bilmiyoruz ama biraz yürüdükten sonra hem çalışanlarının samimi ve mütevazi yaklaşımı, vitrinindeki balıkların ve mezelerin tazeliği, hem de denizin hemen önüne, kumsala kurulu masalarıyla Dostlar Restaurant içimize siniyor ve oturuyoruz.

Gerçekten de mehtaba karşı yediğimiz oldukça lezzetli akşam yemeği daha sonra Palamutbükü’nün en iyi restaurantlarından biri olduğunu öğrendiğimiz Dostlar Restaurant hakkındaki tespitlerimizin ne kadar doğru olduğunu kanıtlıyor.

Yaptığımız sohbet esnasında Palamutbükü’nde kışları dalgaların sahildeki Ilgın ağaçlarını yerinden söküp atacak kadar sert geçtiğini ama esnafın yılmayıp her sene yaz başında bu ağaçları yeniden dikerek yazı karşıladıklarını öğreniyoruz. Tuzlu suyu seven ve yaprakları tuzlu suyla beslenen bu ağaçlar kökünden sökülse de bir şey olmuyormuş. Ayda 1m’yi geçecek kadar uzayabildiği için de çabucak eski haline dönebiliyormuş. Keşke tüm sahillere Ilgın ağacı dikseler diye düşünüyorum.

Bu harika gecenin ardından tekneye döndüğümüzde gene başüstündeki yerlerimizi alıp keyifle uykuya dalıyoruz. Sabah önce güneşin kızıllığı ardından da sıcaklığı sarıyor etrafı. Masmavi sularda yüzüp kahvaltı ettikten sonra Mesudiye’ye Hayıtbükü’ne doğru yola çıkıyoruz. Hayıtbükü de diğer bükler gibi masmavi suyu ve denize kadar inen ağaçlarıyla uğramadan geçilmeyecek bir koy.

Ancak diğerlerine göre daha popüler olduğu teknelerin yoğun olarak burada konuşlanmalarından belli. Kalabalıktan kaçıp sakin bir tatil aradığımız için Hayıtbükünü es geçip dümeni bizi bekleyen dostlarımızı ziyaret etmek üzere Datça küçük Aktur’un olduğu Kurucabük’e çeviriyoruz.

Sahile yakın evleri, çok sıcağa rağmen hafif hafif esen tatlı rüzgarı ve masmavi suyuyla burası gerçekten de insanın ömrünü geçirmek isteyebileceği bir koy.

Yola çıkmadan önce rotamız İngiliz Limanı-Okluk koyu’nu gösteriyordu ama dostlardan ayrılmak kolay değil.  Aktur’da kaldığımız  2 gün boyunca büyük Aktur’un pazarı, Eski Datça’nın büyülü sokakları ve Olive Farm’ın doğal ürünleri arasında harika vakit geçiriyoruz.   Gidip gitmemek arasında yaptığımız tartışmaları Simi adası kazanıyor ve bonusumuz oluyor. Bir sonraki yazıda okuyabileceğiniz harika fotoğraflarla Simi adasını kaçırmayın derim…

Tatil her zamanki gibi uçup gidiyor. Denizden karaya dönüşün keyifli bir tarafı var mı diye düşünen olur mu hiç bilemiyorum. Ben sıklıkla düşünüyorum ve cevabım hayır!

Bu seyahatin sonunda da Ortakent’e dönerken içimizdeki hüzne günbatımı ortak oluyor. Sessizlik çöküyor, yakında diyoruz…En yakında…

Ne duruyorsun be, at kendini denize:
Geride bekliyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, Her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere…

ORHAN VELİ KANIK

Yorum Bırak