Berlin

Bavarian meet platter

Berlin Tegel havaalanından çıkıp şöförü tesadüfen Türk olmayan!  taksiyle Mitte’ye doğru yol alırken ne kadar çok ağaç var diye düşünüyorum. Taksi şöförünün sorusuyla irkiliyorum.

-Nereden geliyorsunuz?

-İstanbul’dan

-Çok güzel şehir

Aynadan meraklı bakıyor, başlattığı sohbeti devam ettirmeye niyetli ‘Berlin’de yabancılık çekmiyeceksiniz’ diyor. Sözlerine bir anlam veremediğimi görünce,

– ‘Berlin’in en kalabalık yabancı nüfusunu yaklaşık 200.000 civarındaki sayılarıyla Türkler oluşturuyor da ondan’ diye devam ediyor

– (Vay be!) ‘Peki Berlin’in nüfusu kaç?’

-‘O da yaklaşık 3,5 milyon civarında…Kreuzberg’e giderseniz ne demek istediğimi daha iyi anlıyacaksınız.’

Berlin’in en eski ve merkezi bölgesi Mitte’ye vardığımızda uzun zamandır  görmediğim kardeşim Funda’yı sokakta beni beklerken görünce kalbim hızla çarpmaya başlıyor. Demek hep merak ettiğim bu şehre gelme  sebebim  kardeşimin Berlin’e taşınmasıymiş diye düşünüyorum.  Bunun en  güzel tarafı da onun sayesinde kendimi bir turist gibi hissetmiyecek olmam.

Bana göre Berlin’i anlatmak çok kolay değil. Her gün duygularımın değiştiği bu şehirde gerçekte neler hissettiğimi anlamak için çok çaba sarfetmem gerekti.

Kimi zaman hayranlık duydum, neredeyse yok olan şehri  en ince ayrıntısına kadar kısa denilecek sürede yeniden kurmayı  başardıkları için. (Berlin’de en sık karşılaşacağınız şeylerden biri de vinçler. Gerek yol-metro, gerekse renovasyon çalışmaları hummalı bir şekilde devam ediyor)

Ara ara öfkelenmeden edemedim, suçsuz onca insanın hayatına mal olan  savaşın tüm olumsuzluğunu bunca yıl sonra bile derinden hissettiğim için.

Özgürlüğün ne kadar değerli olduğunu  bir kez daha anladım, artık turistik simge haline gelmiş ama bir zamanlar insanlığa utanç damgası vuran duvarın kalıntıları arasında gezinirken, özgürlük uğruna ölenlerin hikayelerini sokaklarda okurken hüzünlendim.

Daha da ötesi bugün artık her şey ne kadar yolunda gözükse, güzel, düzenli, tertemiz olsa da sokaklarda yürürken kaldırımlara işlenen Auschwitz kamplarında hayatını kaybeden kadın, erkek, çocuk savaş mağdurlarının isimlerini taşıyan plaketlere doğru attığım her adım beni sanki  savaşın karanlığına itti ve adı şimdi yere kazılı ruhların acılarını yüreğimde hissettim

Ama sonuçta artık her şeyin farkında yetişen yepyeni bir nesilin barışın ve düzenin hakim olduğunu hissederek yaşayacakları gelecek için de ümitlendim ve mutlu oldum.

Tüm bu duyguların sentezini yaptığımda ise ortaya oldukça etkilendiğim bir şehir çıktı.

Berlin’de geçirdiğim 3 hafta süresince ne kadar çok yer gördüysem de Paris’in 9 katı olan bu şehri bitirmek için bir bu kadar daha zamanım olsaydı gene de yeterli olmayacaktı sanırım. O yüzden Berlin’i turistik bir gezi için 3 güne ve en popüler 3 bölgeye ayırdım (Berlin 12 bölgeden oluşuyor ve her bölge de yine kendi içlerinde semtlere bölünüyor).  Umarım siz de benim kadar keyif alır, duygularımı paylaşırsınız.

Berlin’de turist olmak inanılmaz kolay, düzenli metro sistemi sayesinde ulaşım çok rahat.

U Bahn ve S Bahn istasyonlarına gittiğinizde bilet makinalarının yakınında şehir haritası ve 3 bölgeye ayrılan (AB, BC, ABC) metro hattını göreceksiniz.  A merkez, B şehir sınırına kadar olan bölge, C Potsdam ve şehir sınırının ötesini kapsıyor. Gideceğiniz yerin hat numarasını bulup sonra da o hattın son varış noktasına bakmanız lazım.  Durakların dijital panolarında trenin son varış yerini ve trenin kaç dakika sonra geleceğini görebilirsiniz. Bilet almak  karışık gözükse de aslında oldukça basit. Makinalarda dil seçenekleri var. Tekli bilet alırsanız gideceğiniz yönde 2 saat boyunca geri olmamak üzere birkaç kez inip binebilirsiniz. Ya da günlük bilet alıp istediğiniz her yöne defalarca kullanabilirsiniz. Önemli olan biletlerinizi bilet gişesinin hemen yanındaki küçük makinadan damgalatıp onaylatmanız. Aksi taktirde bilet geçersiz sayılıyor ve yakalanırsanız Euro40 ceza vermek zorunda kalırsınız. A bu arada metroda bizdeki gibi turnike yok yani bilet alıp almadığınıza kimse bakmıyor. Tamamen güven üzerine kurulu bir sistem. Ama yakalanırsanız gene Euro40 cezası var ve aşağılanma hissi de cabası.

Eğer internet erişiminiz varsa yola çıkmadan önce bu siteden  gitmek istediğiniz güzergahı bulup en yakın hangi istasyondan gidebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Otobüsle gidecekseniz biletinizi şöförden alabilirsiniz, her durakta otobüslerin güzergahlarını gösteren panolar var.

Evet her yere metro ve otobüsle gidebilirsiniz, eski Doğu Alman rejiminin sembolü olan Trabi’lerden,

yollarda sık sık rastlayacağınız elektrikli Segwaylerden

ya da bisiklet kiralayabilirsiniz ancak Berlin gibi dümdüz araziye kurulu bir şehirde hele hava da müsaitse yürümenin keyfine doyamazsınız. Yalnız bisiklet konusuna biraz değinmek istiyorum çünkü Berlin’de bisikletle dolaşmak için gerçekten iyi bisikletçi olmak gerek zira Berlinliler neredeyse yürümeye ilk başladıkları andan itibaren bisiklete biniyorlar ve onlara uyum sağlamak pek kolay değil. Yolda yürürken kaldırımın hemen yanında bulunan bisiklet yollarına çok dikkat etmek gerekiyor. Aksi taktirde bisikletliler turist vs umursamayıp sizin yollarının üzerinde durmanıza aldırış etmeden neredeyse üzerinizden geçip gidebilecek kadar deliler!

Keşfe çıkmadan bir şehir haritası edinmekte yarar var. Haritalar ucuz değil ama otellerin kendi broşürlerinin arkasına bastırdıkları haritalar oldukça kullanışlı ve bedava. Ya da Internette bu siteden çok detaylı şehir haritasını bulabilirsiniz. İlk kez gittiğiniz bir şehirde kendinize özel keşifler yapabilmeniz için yürümekten daha iyi bir yol yok bence. Bazen turist olmak da çok işe yarıyor. Hele karşınızda Berlin gibi 150 müzeye sahip olan bir şehir olduğu düşünülürse!

O yüzden tavsiyeme uyun ve yürüyün, ara/arka sokaklara dalın, harika dükkanlar, galeriler, cafeler bulacağınıza garanti veririm.

Cafe demişken Berlin’de inanılmaz çok cafe var, ve hemen hepsi gerek lokal halkın gerekse turistlerin ilgisiyle cıvıl cıvıl, insanı kendilerine çeken bir mıknatıs gibiler. Benim en hoşuma giden normal cafelerin haricinde herhangi bir dükkanın içinde de minik bir cafeye rastlıyabilmek oldu.  Berlin henüz uluslar arası cafe zincirleri tarafından istilaya uğra(ya)mamış (nadiren göreceğiniz starbucks dışında) onlar hala mahalle cafelerinin ruhunu yaşatmaya, cafelerin kendi mutfaklarında pişen doğal, kaliteli ürünleri yiyip hayatın keyfini çıkarmaya devam ediyorlar!

Doğal yiyeceklere merak çok, özellikle organik akım almış başını yürümüş. Bir çok yerde Öko (organik) yazısı görüyorsunuz. Kendi meyva-sebzelerini yetiştiriyor, sıkça rastlanan organik pazarlardan alışveriş yapıyorlar.

Böyle olunca yediğiniz yemekler de fark edilir derecede lezzetli oluyor tabii. Konu yemek olunca heyecanlanmamak imkansız. Alman mutfağı özellikle Bavyera etkisiyle oldukça değişik lezzetlere sahip. Bavyera yemeklerinin ana vatanı Münich olsa da Berlin’de de ağırlıklı olarak rastlıyorsunuz. Daha önce Münich  yazımda bahsettiğim Schweinsbraten Domuz kızartması,  Dana, Sığır, Domuz etinden yapılan soslu Et yemekleri (Sauerbraten ) gerçekten çok güzel. Bizim rosto türü yemeklerimizi andırıyor. Özellikle içinde bacon, turşu, soğan gibi malzemelerle sarılarak yapılan et yemeği Rouladen benim tahmin etmediğim kadar lezzetliydi.

Şarküteri, peynir ve ekmek çeşitleri insanda bağımlılık yapıyor.

Bavyera et tabağı

Yağda kızarmış yumurta yanında Leberkase (Domuz eti, domuz pastırması – bacon ve sığır etinin soğan ve baharatlarla karıştırılarak kalıpta pişirilmesi)

bavyera et salatası  favori öğle yemeklerinden

Patatesin envai çeşitte pişirilmesi, yemeklerle kombinasyonu inanılmaz. Sosis başta olmak üzere balık da dahil her yemeğin yanında patates kullanıyorlar. Patates haricinde yemeklere mutlaka sauerkraut ( lahana turşusu), Rotkohl  (sıcak kırmızı lahana salatası), Yabanturbu rendesi (meretich -horseradish), Spätzle (sulu kıvamda hazırlanan hamurun patates püresi sıkacağından – daha büyük deliklisi, sıkılarak sıcak suya akıtılmasıyla elde edilen bir çeşit makarna) ve patates salatası veya Knödel  (sade /ekmekle suda haşlanmış/kızarmış  patates  dumplings ya da köftesi)  eşlik ediyor.

Sosisler  ise anlatmakla bitmez. 1500’ün üzerinde sosis çeşidi ile gerçek bir sosis cenneti  Almanya.  Berlin ise körili sosis – Currywurst ile ünlü.

Berlin’de en sık karşınıza çıkacak sokak yemeklerinden biri  olan Currywurst’ü yemek için özellikle Pankow bölgesinde 1930’dan beri açık olan konnopke’s Imbiss’e (Imbiss sosis ya da fast food  tarzı yemek satan büfe ya da mobil tezgahlar – oldukça popüler ve uygun fiyatlı) gitmenizi tavsiye ederim.  (Schönhauser Allee 44 B) Eberswalder Strasse istasyonunu  U-Bahn’ın altında.

Yemeye doyamadığım ekmek ise tamamen ayrı bir konu. Özellikle ekşi maya ile yapılan Ekmekler  inanılmaz lezzetli, yoğunlukla sabah kahvaltılarında  tüketilen “Brotchen” denilen küçük yuvarlak ekmekler ise ister sandwich olarak ister tek başına tek kelimeyle şahane. İstanbul’a ekmekle döndüm desem bana deli diyebilirsiniz belki ama bir kez tadın bakalım kaçınız bavulunda ekmekle dönecek görelim 🙂

Ekmek konusunu ayrı bir yazıda anlatacağım. Bu kadar genel bilgiden sonra gelelim Berlin’deki 3 rüya gibi güne…

 1. Gün – Mitte

Berlin’de hem tarihe yakın olayım hem de merkezi bir yerde kalayım diyorsanız Mitte en doğru yer. Aynı zamanda Doğu ve Batı Berlin’i kapsadığı için bir taşla iki kuş vurmuş oluyorsunuz. Ancak sakın unutmayın Mitte’yi gezmek için 1 gün kesinlikle yetmez.

İlk günümüzün sabahı Funda’nın evde hazırladığı harika kahvaltının ardından kendimizi sokağa atıyoruz. Hava şansımıza güneşli ve ılık. Spree nehri üzerinde tekne turuna  katılmak için daha iyi zaman olamaz diye karar veriyoruz.

400km uzunluğundaki Spree nehrinin 46km’si Berlin’den geçiyor ve dokunduğu her noktada ortaya çıkan yaşam enerjisiyle, kanallarıyla, tarihi köprüleriyle şehre müthiş bir Romantizm katıyor. Havalar güzel olduğunda Berlinliler nehrin kenarlarındaki bira bahçelerine, kafelere üşüşüyor hatta yeşil alan üzerlerini plaja çevirip çoluk çocuk hafta sonlarını orada geçiriyorlar.

Berlin’in Doğusuyla Batısını kapsayan 2 saatlik bu tur boyunca  Parlamento binası (Reichstag) gibi hükümet binalarının

ve tarihi yapıların arasında kafa karıştıran ama anlatmakta güçlük çektiğim inanılmaz uyumuyla büyük şirketlerin ultra modern binaları,

tren istasyonu-Deutsche Bahn gibi bir çok ilginç binanın kenarından geçiyoruz.

Kulağımız rehberde verdiği bilgileri  aklımızda tutmaya çalışırken Berlin’in en önemli müzelerinin bulunduğu, 1km’lik alan üzerine kurulu Museum Insel – Müzeler adasına geldiğimizde büyüleniyorum.

Ünlü mimar Karl Friedrich Schinkel’in 1822’de yaptığı planlar 1830’dan sonra Prusya Kralları tarafından geliştirilerek müzeler adası şeklini almış.  19.yy sanatına ve arkeolojisine yönelik 5 önemli müzenin bulunduğu adayı anlatmak içinse kelimelerin yeterli olacağını sanmıyorum.

Altes Museum (eski müze),

Neues Museum (çağdaş müze – yeni müze),

Bode Museum (1800 dönemine ait heykel koleksiyonu, Bizans sanatı ve para koleksiyonu)

Not: Pazar günleri Bode Museum önüne kurulan Kunst&Nostalgie Markt – Sanat ve nostalji pazarı (bir nevi bit pazarı da denilebilir) oldukça keyifli

ve  Pergamon Museum (Bergama Müzesi)

Rehberimiz adanın 1999 yılında UNESCO tarafından dünya kültür mirası listesine alındığını söylüyor. Bir zamanlar bu şehrin bombalarla yerle bir edildiğine inanmak gerçekten çok zor.

Bu arada sadece müzeler adasını karadan gezmek, müzeleri ziyaret etmek için 1 gün gerekiyor. Hepsini gezmeye niyetliyseniz günlük bilet alıp daha ekonomik halledebilirsiniz. Bazı müzelere girmek için kuyruklar oluşabiliyor özellikle Pergamon Müzesinin önünde.

Tekneden indiğimizde bir sağa bir sola bakmaktan hafif sarhoş ve oldukça acıkmiş bir şekilde bir an evvel öğle yemeği yiyecek bir yer bulmak istiyoruz. Funda’nın aklına sonrasında Gendarmenmarkt’a  gideceğimiz için yakınlarında Hausvogteiplatz’daki en güzel sosisleri yediğim Das Meisterstück geliyor.

Açık ateşte pişen çeşit çeşit sosisler, etler, kendi fırınlarından çıkan ekmekler ve az miktarlarda üretilen özel yapım bira, kısaca şahane.

Das Meisterstück’te her malzeme en iyi üreticilerden alınıyormuş. Biz karışık sosis tabağından istedik, yanında lahana turşusu, Patates salatası ve beyaz lahana salatası ile geldi (3 Original Nürnberger, veal sausage and Thüringer Bratwurst  with Sauerkraut, potato salad and white cabbage salad……) ve sonuç mükemmeldi.

 

Karnımız doyunca keyfimiz yerinde 17.yy sonunda oluşturulan Gendarmenmarkt’a geçiyoruz. Karl Friedrich Schinkel tarafından tiyatro olarak tasarlanan, II. Dünya Savaşı’nda ciddi hasar gören ve 1984’de konser salonuna dönüştürülen  Berlin’in en büyük konser Salonu (Konzerthaus),

Alman katedrali (Der Deutsche Dom) ve Fransız Katedralinin (Der Französische Dom  ) bulunduğu Gendarmenmarkt meydanı gerçekten görülmeye değer.

Ayrıca küçük bir not, Gendarmenmarkt’da 26 Kasım-31 Aralık arasında kurulan Christmas Marketinin çok güzel olduğunu duydum. Giderseniz benim için de sıcak şarap içmeyi unutmayın J)

Gendarmenmarkt’tan arkaya dönüp hemen yürüme mesafesindeki Charlottenstrasse üzerinde bulunan Fassbender & Rausch çikolata cennetinde ben kendimi kaybediyorum 🙂

1863’den beri Berlin’in en iyi çikolatalarını üreten Fassbender & Rausch’da Çikolatadan yapılan Dev Brandenburg Gate, Reichstag binası, titanic maketlerinin arasında yürürken kendinizi Çikolata müzesinde zannediyorsunuz. Hele pasta reyonu, burnunuzu cama dayayıp hayallere daldırtacak cinsten. Üst kata çıkarsanız çikolata restaurantında oturup çikolata ile hazırlanan enfes lezzetler  tadabilirsiniz.

Aldığımız seratoninle mutluluktan dört köşe yürümeye devam ediyoruz. Charlottenstrasse’nin bir paraleline Friedrichstrasse’ye geçtiğimizde Berlin’in en modern cam binalarından ünlü alışveriş merkezi  Galeries LaFayette’e bir göz atmadan edemiyoruz. (Alışveriş meraklıları için  Kurfürstendamm Ku’dam,  Friedrichstrasse, Alte Schönhauser Strasse ve Hackesche Höfe civarlarını tavsiye ederim)

 Hemen yakınlarında YOU ARE NOW LEAVING THE AMERICAN SECTOR  – ‘Şimdi Amerikan bölgesinden ayrılıyorsunuz’ yazan tabelayla karşılaşıyoruz.

Soğuk savaş döneminde az kalsın Amerikalıların gövde gösterisi yaparak geçişi ihlal etmeleri yüzünden 3. Dünya Savaşı’nın çıkmasına ramak kaldığı Berlin Duvarının en önemli kontrol/geçiş noktalarından biri olan Checkpoint Charlie’deyiz. Burası o dönemde Berlin’i ziyaret eden yabancıların, diplomatların, Batılı asker personelin  Batı’dan Doğuya geçip geri dönebildiği tek noktaymış.  Bir sürü insanın özgürlüğü uğruna Batı tarafına geçmek için hayatını kaybettiği şimdi ise Amerikalı, Rus ve Fransız üniformalı uydurma askerlerin durduğu ve 1Euro karşılığında  Turistlerin fotoğraf çektirmek için sıraya girdiği  bence ölenlerin anısına saygısızlık anıtı, berbat bir turist noktası.

Yolun devam eden kesimlerinde duvarın kalıntılarına rastlayabilir ve daha bir çok bilgi edinebilirsiniz. Benimse hikayeleri okudukça kalbim sıkışıyor.

Duvarın hikayesini 33 harika fotoğrafla Spiegel Dergisi‘nin online sitesinden görebilirsiniz.

Ve duvardan arta kalan noktaları merak ediyorsanız  Brandenburg Teknoloji Üniversitesi Mimari koruma bölümünün ‘Soğuk Savaş’ın sembolü Berlin Duvarı: uluslararası öneme sahip bir mimari anıt’ projesi kapsamında hazırladığı bilgi ve haritanın  güzel bir kaynak olacağını düşünüyorum. Ayrıca Dünyanın en büyük açık hava galerisi olarak kabul edilen ‘East Side Gallery’ ve üzerinde tüm dünyadan 105 sokak sanatçısının eserlerinin olduğu duvarın 1.3km’lik bir bölümü  ‘Özgürlük için Uluslar arası anıt’ temasıyla  Friedrichshain-Kreuzberg Mühlenstrasse’de görülebilir.

Friedrichstrasse’den Unter den Linden (Yolun her iki tarafı da ıhlamur ağaçlarıyla (Linden) kaplı) caddesine geçip oradan barışın sembolü olarak tasarlanan ve bir çok önemli tarihi olaya sahne olan meşhur Brandenburger Tor – Brandenburg Kapısı’na geliyoruz. Doğu ve Batı Berlini birbirinden ayıran bu kapı çevresinde üç opera binası, iki konser salonu ve 35 tiyatro olduğunu duyunca şaşkınlıktan ağzım açık kalıyor.

Çok yakınımızda Berlin’in en büyük parkı Tiergarten var ama onu Mitte programına sığdırmamıza imkan yok. O yüzden 3. Gün yapacağımız Charlottenburg gezimizin bir kısmını Tiergarten’a ayırmaya karar verip Brandenburger Tor istasyonundan metroyla Friedrichstrasse’ye oradan da eskiden Doğu Berlin’in merkezi olan ve neredeyse gittiğiniz her yerden görülebildiği için sanki 10dk içinde ulaşabilecekmişsiniz hissi verip sizi saatlerce yürütebilen Televizyon kulesinin  (Fernsehturm – 368 metre yüksekliğiyle Almanya’nın en yüksek yapısı, üzerinde 30 dakikada bir dönen bir de restaurant var)  bulunduğu Alexanderplatz’a (kısaca Alex deniyor) geçiyoruz. Alex etrafındaki alışveriş merkezleri (Galeria Kaufhof büyük ve orta-uygun fiyatlı alışveriş merkezi, özellikle gurme bölümü meraklılar için görmeye değer), tarihi binaları, otelleri ve restaurantlarıyla Berlin’in en popüler ve kalabalık meydanlarından biri. Alexanderplatz metro istasyonundan hemen her yere ulaşmak mümkün.

Metro’dan çıkıp Karl Liebknechtstrasse’den yürüyerek görüş alanınıza girdiği andan itibaren büyüsüne kapılacağınız, 15.yy’dan beri ayakta olan Berlin’in en görkemli katedrali Berliner Dom’a giriyoruz.  (Tek girişi ücretli katedral, Euro7)

Girişte geç-romantik dönemden kalma en büyük orijinal org dikkat çekiyor.

En alttaki  500yıllık Hohenzollern ailesine ve Prusya krallarına ait Avrupanın en önemli kraliyet mezarlarının, lahitlerin olduğu bölüm ise tüyler ürpertici

270 merdiven çıkılarak ulaşılan, Berlin’i ayaklar altına seren 114m yükseklikteki kubbesi ise nefes kesici. Video için

Burada bir kahve ve tuvalet molası (ücretli) vermek isterseniz Dom’un altında meşhur Einstein Cafe’nin küçük versiyonu kısa molalar için uygun. Not: Orjinal Einstein cafe Charlottenburg Kurfürstenstrasse 58’de.  Vanilya soslu Strudel yemeden dönmeyin.

Berliner Dom’dan çıkıp sola dönünce nehrin diğer kıyısında GDR döneminde (Demokratik Almanya Cumhuriyeti – Doğu Almanya 1949) sosyalist yaşamı interaktif örneklerle anlatan DDR müzesini gezmek istesek de kalabalıktan fırsat bulamıyoruz ve karşıya geçiyoruz. Hemen solumuzda Neogothic tarzın güzel örneklerinden Berlin’deki en eski ortaçağ kilisesi olan St. Mary Kilisesini görüyoruz.

Kiliseyle aynı alanı paylaşan Berlin Eyalet Meclisi’nin (Rotes Rathaus) önündeki Karl Friedrich Schinkel’in imzasını taşıyan ancak ölümünden 43 yıl sonra yapılabilen Neptunbrunnen Çeşmesi Roma’daki çeşmeleri andırıyor. Çeşme ortasındaki Tanrı Neptün ve etrafındaki Prusyanın 4 önemli nehrini Elbe, Ren, Vistula ve Oder’i simgeleyen 4 kadın haykeli ile gerçekten romantik.

Artık bir kahve molası vermek istiyoruz ve Karl Liebknechtstrasse’den Dircksenstrasse’ye çıkıp UNESCO’nun Berlin’e Tasarım Kenti ünvanı vermesinin nedenlerinden biri olan Hackescher Markt’a doğru ilerliyoruz. Burası değişik yapıları ve tasarım dükkanları ile gerçekten enteresan olmakla beraber doğal olarak oldukça da turistik.

Kahve içmek için Rosenthaler Strasse’den biraz yürüyüp Auguststrasse’deki kahve koliklerin kaçırmaması gereken  The Barn Roastery’e gitmeye karar veriyoruz. The Barn’ın sahibi kendini en iyi kahveyi yapmaya ve sunmaya adamış hafif bir tatlı kaçık. Kahve menüsü az ve öz. Kenya, Guatemala, El Salvadordan gelen kahvelerin fiyatları 3-3,5 Euro civarı. Müşterisi olacaksanız koyduğu kesin kurallara da uyacaksınız!

Baristaların kimya laboratuarını andıran aletlerle elle demlediği ve demlerken en ince ayrıntısına kadar bilgi vermekten kaçınmadığı kahvelere yalvarsanız şeker ya da süt koyamazsınız. Zaten şeker bulundurmuyorlar. İyi kahve sade ve biraz bekletilerek içilirmiş. İlla sütlü diye tutturursanız cafe Latte ya da Espresso Macchiato içebilirsiniz. Müşterilerinin rahat ve sakin bir ortamda kahvelerinin tadını çıkarabilmeleri için içeriye çocuk arabası da sokmak yasak. Çocuk getirmek zorunda olanlarsa yandı zira çocukların etrafta koşuşturmamaları ve etrafı rahatsız etmemeleri için ebeveynlerin tam kontrolü gerekiyor. Ha bir de içerde Laptop kullanılmasına da kesinlikle izin yok!

Hem kahve meraklısı olup hem de böyle bir yer olduğunu duyup gitmemeye imkan var mı? İyi kahve istiyorsanız kesinlikle tavsiye ederim. Ben kendiminkini içmekle kalmadım Funda’nın yüzünü buruşturarak içmeye çalıştığı kahveyi de afiyetle içtim. Düşünün artık!

Not: The Barn’a çok yakın (Auguststr. 11-13) harika sandwich’ler yiyebileceğiniz deli Mogg and Melzer’e gitmeyi unutmayın.

The Barn’dan çıkıp biraz etraftaki dükkanları geze geze eve doğru yürüyoruz. Berlin’de sıkça rastlayacağınız terkedilmiş ya da yıkılma tehlikesiyle boşaltılmış ve sonradan sanatçıların ya da evsizlerin yerleştiği binaların aralarında yer alan sanat galerilerinin ve keyifli dükkanların arasından geçiyoruz. Buraya ayrıca birkaç kez daha gelmeliyim diye düşünüyorum.

Oranienburgerstrasse’de yeni Synagog’un yanından geçip

ilk gece akşam yemeği için adını Kurt Tucholsky’den almış ve tipik Alman yemekleri yapan Tucholsky’e gidiyoruz.

Ne yazıkki bu seyahatte ara ara bana ihanet eden fotoğraf makinam o gece de beni yolda bıraktı ve maalesef resimler oldukça kötü çıktı. O yüzden Tucholsky’den resim koyamıyorum. (şöyle iyi ve compact bir makine tavsiyeniz var mı?) Tucholsky oldukça popüler bir yer olduğundan mutlaka önceden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor.

2. GÜN – KREUZBERG

Tor Strasse’den ara sokaklara dalıp Kreuzberg’e doğru yürüyoruz.  Yol kısa değil, ama cıvıl cıvıl cafelerin, galerilerin, ilginç concept dükkanların arasından yürümenin verdiği keyifle hiç de uzun gelmiyor.

Kreuzberg’e geldiğimizde gözlerime inanamıyorum. Birinin  beni  çimdiklemesini istiyorum!  Burası Almanya’da Türklerin en çok yaşadığı bölge filan değil tamamen Türkiye’de bir kasaba gibi. Her tarafta Türkçe tabelalar, dükkanlar, bankalar, binalardaki uydu antenleri, etrafta  koşturan Türk çocukları, Hasır Ocakbaşı, kulağınıza Almanca’dan çok  Türkçe çalınması  sanki  Türkiye’ye geri ışınlamışlar gibi hissettiriyor insanı.

Üstelik Cuma günleri Landwehrkanal üzerinde meşhur Türk pazarının kurulduğu gün  (Salı ve Cuma haftada 2 gün kuruluyor. U-Bahn’dan Schönleinstrasse’den ulaşabilirsiniz).  Satıcıların %90’ının Türk olduğu, envai çeşit meyva, sebze, şarküteri, peynir, ekmek, hazır  mezeler, mefruşatçılar, kumaşçılar ne ararsanız bulabileceğiniz bu tipik renkli Türk pazarında etrafınızda bir çok ulustan insanla alışveriş yapmanın, pazarcılarla ülkenizdeymiş gibi sohbet etmenin  keyfiyle yaşayacağınız kültür şoku içinizde farklı duygular uyandırıyor.

Kreuzberg  Türklerin haricinde  yaklaşık 50 bin kadar da diğer yabancı ülkelerin insanlarına evsahipliği yapıyor. Pazardan çıkıp etrafta yürümeye başladığınızda cafelerde, bakkallarda, marketlerde, sokaktaki döner büfelerinin önünde Türklerle karışmış diğer yabancılar sanki Türkiye’ye turist gelmiş gibi hissetmenize yol açıyor.

Kreuzberg’e gitmeyi Cuma gününe denk getirirseniz Lausitzer Platz’da açık havada kurulan organik markete gidip hala tadı damağımda kalan ızgara balık standında balık yemenizi tavsiye ederim.

İster tabakta yanında ev yapımı patates salatası ile, isterseniz ekmek arasında servis ettikleri balıklara bayılacaksınız.

Benim yurtdışına gittiğimde en sevdiğim şeylerden biri lokal marketleri gezmek olduğu için Berlin’de de en iyilerini önceden keşfeden kardeşim Funda’nın sayesinde hepsinin hakkını verdim elbette.

İşte beni çok etkileyen bir tane daha; Lausitzer Platz’a yürüme mesafesindeki Markthalle Neun (Eisenbahnstraße 42/43) kapalı mekanda hem alışveriş yapabileceğiniz hem de yemek yiyebileceğiniz gerçek bir gurme cenneti. (metro ile gitmek isterseniz Görlitzer Bahnhof U1’dan ulaşabilirsiniz)

Bir zamanlar Berlin’in en fakir bölgesi olan Kreuzberg aynı zamanda sanatçıların da yaşamayı  en çok tercih ettikleri bölgelerden biri. Eklektik yapısı,  başka bir boyuttaymış hissi yaşatan ortamı, son zamanlarda fiyatların yükselmeye başladığı söylense de uygun fiyatlı yaşam koşulları Kreuzberg’i sanatçılar için yaratıcı olduğu kadar aynı zamanda rahat bir platforma dönüştürüyor.

Zaten çok kültürlü ve dinamik yapısı, 500 üzerinde galerisi ve 20bine yakın yerli yabancı  sanatçısıyla Berlin gerçek bir sanat şehri. Unesco tarafından “City of Design” – ‘Tasarım Şehri’ ilan edilmesine hiç şaşırmıyorsunuz.

Kreuzberg Mariannenplatz’da yer alan Kunstraum Kreuzberg/Bethanien,  1847’de hastahane olarak yapılmış ve bugün sosyal ve kültürel sorunlar üzerine odaklı bir modern sanatlar sergi alanı.

İçindeki  çocuklar için müzik okulu, ilk yapıldığı dönemden kalma eczane  ve gitmişken keyifli yemek yiyebileceğiniz  ünlü 3 Schwestern  restaurantla mükemmel uyum sağlayan Kunstraum Kreuzberg/Bethanien görülmesi gereken sanat merkezlerine bir örnek.

Konu sanatçılara gelmişken  benim çok ilgimi çeken,  tüm Berlin’i duvarlarından, evlerinin kapılarına, metro trenlerinden,  aklınıza gelebilecek her yere kadar  kaplamış sokak sanatı Graffiti’den bahsetmek istiyorum.

Kimine göre vandalist bir yaklaşım, kimilerine göreyse sanatın sokaktaki  yasadışı, isyankar hali Graffiti.  Sanat eleştirmenlerinin kentsel sanat dünyasının graffiti cenneti olarak tanımladığı Berlin’de en iyi graffiti örneklerini görmek mümkün.

Berlin’de ilk kez Doğu ile Batı’yı birbirinden ayıran Berlin duvarının yapılmasıyla (1961) elbette Batı tarafında ortaya çıkan, daha sonraları   duvarın yıkılmasıyla (1989) Doğu tarafına da yayılıp tüm Berlin’i kaplayan ve Unesco’nun tasarım şehri ünvanını vermesine katkısı olduğu söylenen bu sokak sanatı turistlerin de ilgi odağı.  Bazı otoritelerin anti graffiti örgütü kuracak kadar dayanamadığı bu sanat aslında Berlin’in geçmişten bu güne politik, ekonomik, sosyal, psikolojik her türlü sorununun gerçek dışavurumu.

Mariannenplatz’dan Oranienstrasse’ye geçip yürüyoruz. Moritzplatz’a geldiğimizde bir tasarım dükkanı olan Planet Modulor’a giriyoruz. Her türlü sanat malzemesi, kitap, kırtasiye, dekorasyon, tekstil ve hobi ürünlerinden oluşan bu tasarım dükkanında hemen herkesin seveceği ve ilgisini çakecek birşeyler bulacağından eminim. Alt katındaki Coledampf’s ise yöresel ürünlerle geleneksel yemeklerin hazırlandığı restaurant -cafe  haricinde aynı zamanda yemek kitapları ve mutfak malzemeleri, yöresel şaraplar satan enfes bir dükkan.

Berlin’de benim çok hoşuma giden bir proje de Moritzplatz’a çok yakın prinzenstrasse üzerinde 2009 öncesi metruk bir araziyken bu çevrede yaşayanların, aktivistlerin, çevrecilerin birleşerek kurduğu taşınabilir organik sebze bahçesi prinzessinnengarten projesi.  Küçük bir topluluğun bir araya gelerek temizlediği ve bilgilerini, emeklerini paylaşarak, çocuklara da sürdürülebilir yaşam konusunda eğitim verdikleri bu ortak bahçeden herkes yararlanabiliyor. Meyve-sebze, fide alabiliyor, içindeki küçük restaurantda bu ürünlerle hazırlanan yemekleri yiyebiliyor, doğal, organik yaşamı bir nebze de olsa tadabiliyorlar.  

Bulduğumuz ufacık bir toprak arazinin dahi biraz emekle nasıl verimli olabileceğini gösteren, sürdürülebilir yaşam için mükemmel  kanıt olan bu pilot proje inanılmaz ilgi çekince projenin önde gelenleri bir kitap dahi çıkarmışlar.

Kreuzberg’de akşam yemeği için tavukları fırınladıktan sonra kızartıp çıtır çıtır servis yapan Zur Kleine Markthalle restaurant’ı seçiyoruz. Legiendamm 32 numaradaki bu restaurant rezervasyon yaptırmadığınız müddetçe yer bulamayacağınız cinsten oldukça popüler.  Berliner Burgerbräu birasıyla dışında çıtır çıtır, içi sulu enfes tavuk yemek isteyen tavuk severler hiç durmasın derim.

 

3. gün Charlottenburg

 Tiergarten

Bugün şansımıza hava yine çok güzel. İlk gün zaman yetmediği için sonraya bıraktığımız Tiergarten’a gitmek için sabırsızlanıyorum. İçinde Berlin Hayvanat Bahçesi’nin de olduğu (Zoologischer Garten) Tiergarten inanılmaz büyük ve büyüleyici.

Berlin’de doğa o kadar kuvvetli ki neredeyse şehrin üçte biri sadece ormanlar, nehirler, göller ve parklardan oluşuyor.

Spree nehrinin bereketi, halkın doğaya duyarlılığı, hükümetin bilinçli desteği birleşince Berlin 400.000’den fazla ağaçla Avrupa’nın en yeşil şehri ünvanını da  hak ediyor. Ihlamur, meşe, çınar, kestane, akçaağaç, huş ve akasyalar giydiriyor şehri. Tiergarten’da yürürken her yere dökülen kestaneleri toplayıp ‘yenir mi, yenmez mi?’ diye tartışıyoruz. İstanbul’da sürekli kesilen ağaçları, AVM uğruna bozulan parkları, yanan ormanlarımızı, İki şehir arasındaki farkı düşünmeden edemiyorum. Biri toplumsal mutluluğu baz alıp, bilinçli farkındalığı hedef edinmiş kaybettiklerini yerine koymak için son sürat çalışırken diğeri Dünyanın bir çok şehrine dudak ısırtacak var olan zenginliğini kişisel çıkarları için  harcıya harcıya nasıl da yok etmek için çabalıyor? Berlinliler 210 hektarlık koca araziyi cennete çevirmişken biz niye küçücük Maçka parkına doğru dürüst bir yol bile yapamıyoruz diye üzülüyorum. Neyse dönelim Tiergarten’a;

Tiergarten’da yürüdükçe kalabalıktan, gürültüden uzaklaşıyor kendinizi doğanın tam içinde buluyorsunuz. Karşılaşacağınız manzaralar, yaşayacağınız dinginlik içinizdeki sanatçı kimliğini açığa çıkarmak için çalışan bir mekanizma gibi. Bana bile bir an Berlin’e yerleşip ressam olmayı hayal ettirdiğine göre 🙂

Doğanın içine biraz da eğlence katmak isterseniz göl kenarındaki cafe-am-neuen-see   yazın gölde sandalla gezip bahçesinde doğayla başbaşa yemek yiyebileceğiniz, kışın da şömine başında keyif yapabileceğiniz çok güzel bir Restaurant/bira bahçesi.

Ayrıca meraklı olanlar Pazar günleri Straße des 17th Juni ve Zafer Anıtı etrafında  kurulan Berlin’deki en büyük bit pazarına gidebilirler.

Açık ve temiz hava, mis gibi doğa kısa sürede acıktırıyor bizi. Straße des 17th Juni’den  Bismarckstraße – Wilmersdorfer Straße 145-46’daki 1928’den beri açık olan Rogacki‘ye gidiyoruz. (U2 U7 Charlottenburg).

Bir aile işletmesi olan Rogacki en taze balık ve deniz ürünlerini hemen oracıkta güzel bir şarap eşliğinde yiyebileceğiniz aynı zamanda da alıp eve götüreceğiniz şahane şarküteri, meze, ekmek ve pastaların olduğu bir gurme dükkanı.

İçtiğimiz mi desem yediğimiz mi karar veremediğim balık çorbası işte bu kadar lezzetliydi 🙂

Charlottenburg gerçekten oldukça büyük bir bölge. Tiyatro, konser, opera binalarının yoğun olduğu bu bölge aynı zamanda dükkanları, cafeleri ve restaurantlarıyla da görülmeye değer.  Kurfürstendamm caddesi (kısaca Ku’damm) ve devamındaki Tauentzienstrasse Berlin’in önemli alışveriş caddelerinden.

Küçük bir ihtimal de olsa Alman yemeklerini sevmediniz diyelim diğer seçenekleriniz oldukça fazla. Unutmayın Berlin 190 farklı ülkenin insanına ev sahipliği yapıyor.  Yemek seçenekleri diyince Tauentzienstr.’de (21-24) ünlü alışveriş merkezi KA DE WE de  kesinlikle görülmesi gereken yerlerden biri. Çeşitleriyle gözlerime inanamadığım KADEWE’nin yemek bölümünü burada anlatmam imkansız. Fotoğrafların yetemediği bir nokta bu o yüzden lütfen gidin gözlerinizle görün.

Burası Avrupa’nın en büyük yiyecek  marketi kabul ediliyor.  6. Kata çıktığınızda kendinizi  yemek showunun içine düşmüş gibi  hissediyorsunuz. Dünyanın hemen her yerinden getirtilen ürünlerin satıldığı ( 400 çeşit ekmek, 1300 çeşit peynir, 1200 çeşit şarküteri, toplam 34bin çeşit ürün) market bölümünün yanısıra geleneksel  Alman mutfağından Thai mutfağına, Istakoz standından istiridye barına, şampanya barlarından Paris’in ünlü pastahanesi  Lenotre’un standına ve Paul Bocuse’ün restaurantına  kadar aklınıza gelebilecek bir çok ünlü marka başınızı döndürüyor.

7. Katta ise self service açık büfe yemek standları 6. Kattan sonra pek ilgi çekici gelmiyor ama pastaların bulunduğu bölüm gerçekten de harika. Burada oldukça lezzetli Alman pastalarının tadına bakabilirsiniz.

Pasta demişken Alman pastaları bana göre dünyanın en iyi pastaları arasında kesinlikle ön sıraları alır. Lütfen, nerede olursa olsun fark etmez, ister en küçük cafeden sokak arası pastahaneye kadar her yerde özellikle birkaç çeşit denemenizi tavsiye ediyorum.

Sonra bakalım bir daha burada hazır mikslerle hazırlanan kimyasal madde dolu o fabrikasyon pastaları  yiyebilecekmisiniz!

Bu bölgede Kantstrasse (küçük Asya da deniyor) Çin, Vietnam restaurantları ve dükkanlarıyla olduğu kadar Savignyplatz ve civarı tasarım kıyafet, mobilya, sanat ve tarihi mimari düşkünleri için oldukça çekici.

Tren istasyonunun altındaki Berlin’in önemli kitapçılarından  Bucherboden’da  sanat, fotoğraf, mimari ve film üzerine en iyi kitapları bulacaksınız, alın ilginizi çeken bir kitabı ve ünlü Paris cafe’ye oturup bir kadeh şarapla keyif yapın. Bakarsınız yan masada ünlü bir film yıldızı ya da bir yazar bile görebilirsiniz.

Bu yazıyı yazdıkça sonu gelmeyecekmiş gibi geliyor. O kadar çok görülecek yer yapılacak şey var ki burada kullandığım fotoğraflar çektiklerimin sadece 1/5’i! Berlin’e gidenler, tavsiyesi olanlar önerilerinizi heyecanla bekliyorum. Yeni gidecekler umarım bu yazı biraz olsun size bir fikir verir ve Berlin’den benim kadar etkilenir, duygulanır ve keyif alırsınız.

 

5 Yorumlar
  1. avatar image

    Berline hemen gidilecek başka yolu yokk..hele yemek görüntüleri ve gezilmesi gereken yerler muhteşem..harikasın arkadaşım.

  2. avatar image

    Berlin bence mükemmel bir kent ne gezmeye ne de hakkında bir şeyler okumaya doyabilirim eline sağlık Pınar cım çok keyifli bir yazı olmuş

Yorum Bırak