Kadıköy Kadı Nimet Balıkçısı

Kadı-Nimet

Beşiktaş iskelesine gittiğimde vapurun kalkması an meselesiydi. Jetonumu turnikeye attığımda  görevlinin  palamarı çözmeye başladığını da görebiliyordum. Turnikeden geçip vapura atlamam öyle hızlı oldu ki aynı şeyi bir daha yapabilirmiyim emin değilim. Tek bildiğim vapuru kaçırsaydım karada olmaya bir dakika daha dayanamıyacak olmamdı. Güneşe kanıp yan tarafa açığa oturduğumda vapur hareket almış martılar da bize eşlik etmeye başlamıştı bile.

Yüzümü rüzgara verip derin bir nefes alıyorum. Mesafe kısa ama bu kadar bile denizin üzerinde olmak her şeyin geride kaldığı hissini vermeye yeterli.  İşte İstanbul’da yaşamanın en sevdiğim yanlarından biri de bu değil mi diye düşünüyorum. O anda ne şehrin karmaşası kalıyor, ne gürültüsü ne de stresi.. Oysa sadece bir dakika önce ne kadar çok kaçıp gidesim vardı.

20 dakika sonra vapur Kadıköy’e yanaştığında bambaşka biri gibi hissediyorum. Kadıköy çarşısına girdiğimde cıvıl cıvıl sokakları, rengarenk sebze, meyva, balık tezgahlarını, güler yüzlü esnafı görünce iyiki geldim diye düşünüyorum.

Hatırlıyorum çocukluğumda da çok severdim Kadıköy çarşısına gelmeyi. Nenemle önce Bahariye’ye gidip haylazlığım yüzünden sıklıkla yırttığım kot pantalonumun yenisini alır sonra da çarşıya geçerdik. O zamanlar yemekle aram şimdiki gibi olmadığı için çarşının beni en çok ilgilendiren tarafı Hachette Kitabevine gidip kitap ve dergi almaktı.

Artık zaman değişti, Hachette kalmadı,  malum ben de yemekle daha çok ilgilenmeye başladım. Yemek diyince şimdi Lüfer zamanı. En sevdiğim balık, e buraya gelmişken taze balık yenebilecek yerlerden biri olan Kadı Nimet’e gitmeden olur mu?

Kadı Nimet’in önüne geldiğimde tezgahdaki çeşitliliği görünce şaşırıyorum. Yoldan geçenlerden biri ‘tezgaha bak, kuyumcu dükkanı sanki!’ diye laf atıyor. Evet balık bol ama fiyatlar da pahalı. ‘Düşer yakında’ diyor balıkçı, ‘biraz daha bollaşsın da’.

Hülya’nın da gelmesiyle Lüferimizi seçip masaya oturuyoruz. ‘Aman diyorum sakın Lüfer’in üstünü çizmeyin, öyle atın ızgaraya’. ‘Ukalalık yapmasan olmaz! diyor Hülya. ‘Aaaa bu Osman Atasoy tarzı, Lüfer’in üstü çizilirse Lüfer’in eti pişerken kendine özgü bir su bırakıyor. Çizilmediği için derinin içinde kalan su pişerken balığa lezzet veriyormuş!’

Balıklarımız geliyor, bir çatal alıyorum ve cennetteyim. Gerçekten balık lezzetliymiş, usta da istediğimiz gibi güzel pişirmiş, hakkını vermek lazım. İşte balık bu, Lüfer bitene kadar başka balık yemiyeceğim diyorum.

Bu keyifli yemeğin ardından kalkıp çarşının sokaklarında belki de bininci keşfimize çıkıyoruz.

Eskiciler, plakçılar, aktarlar…Yıllar da geçse hala aynı dükkanlar, 2.- 3. kuşak sahipleriyle yerli yerinde duruyorlar. Istanbul’un gerçek eski semtlerinden birinde olmak ruhumuza da iyi geliyor, kendimizi evimizde hissediyoruz.

 

Yorum Bırak