TARİFLER ve HERŞEY

ARŞİVLER

Mombasa

Hint Okyanusu kıyısında bir liman Mombasa.  Bembeyaz kumlu plajları, yakıcı güneşi, yüksek oranda nem ve sıcaklıktan mı bilmem oldukça sakin, bir o kadar da dost canlısı insanıyla herkesi kucaklayan rengarenk bir şehir.

İstanbul’dan 16:45′de başlayan THY’nın Mombasa seferi ile  9 saat sonra sabaha karşı Moi International Havaalanına varıyoruz. İş için geldiğimiz bu liman şehrinde  sahildeki Voyager Otel‘e geldiğimizde odadan gördüğüm manzara karşısında büyüleniyorum.

Bütün yorgunluğum bir anda gidiveriyor, önümden balıkçılar geçerken ben de uçaktaki uyku yeter diyerek sahile inmek için dışarı çıkıyorum.

Otel sessiz, herkes uyuyor, ben ve o saatte uyanık olabilecek bir başkası hariç :)

Sahile inince başkalarının da olduğunu görmek hoşuma gidiyor. Mombasa’da sahil boyunca rengarenk pareolar ya da el oyması ahşap objeler satan, deve gezintisi teklif eden, hatta masaj için rezervasyon yapan her çeşit  satıcıyı görebilirsiniz. Sahile iner inmez yanınıza gelip sohbet etmeye başladıklarında dikkatli olmanızı öneririm zira ellerinden kurtulmak hiç de kolay değil. Amaçları işlerin ne kadar durgun olduğunu, evde 6 çocuğun aç beklediğini,  hiç olmazsa üzerinde adınızın kazılı olduğu anahtarlıklardan alıp onlara destek verebileceğinizi söyleyip sizi ikna etmek. Biraz yufka yürekliyseniz ailede herkesin ahşap hayvan şeklinde bir anahtarlığı olabilir!         Bu satıcılar yüzünden oteller sahilde 24 saat güvenlik bulunduruyorlar.

Sahil yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başlarken %94 neme karşı biz de iş kıyafetlerimizi giyip toplantı için çıkıyoruz. Hava sıcaklığı şimdiden 28 derece ve 31 derece olması bekleniyor. Daha otelden çıkmadan üstümüzdeki her şey sırılsıklam olunca bu kadar ciddiyete gerek yok diyerek ceketlerimizi ardından kravatları çıkarıp tatillerinin keyfini çıkaran turistlere bakarak derin bir iç geçiriyoruz.
Sokakta kedi-köpekten başka bir şey görmeye alışkın olmadığımızdan otelin bahçesinde maymunları görünce biraz irkiliyoruz önce. Sonra herkes kameralarını çıkarıp fotoğraf çekmeye başlıyor.  ’Gene mi turistler’ bakışı ile kendimize gelip hızlıca bizi bekleyen arabaya biniyoruz!

Havalandırması sonuna kadar açılmış arabaya binince bir an şok geçiriyoruz ama iyi geliyor. Şöförümüz Sam Aralık’dan Nisan’a kadar havanın çok sıcak olduğunu söylüyor. Mayıs’dan Temmuz’a kadar yağmur sezonu (ayın neredeyse 20 günü yağmur yağıyormuş) olduğu için daha serindir diyor. Kaç derece? diyorum, cevap 27 derece! Evet serinmiş :) Tüm yıl aşağı yukarı aynı sıcaklıkta devam eden bir ısı var yani. Serince olsun derseniz şemsiyesiz gezemiyorsunuz, hayvanlar da yağmuru sevmediğinden Safari’ye de çıkamıyorsunuz. O yüzden ne kadar sıcak ve yağışsız, o kadar iyi.

Mombasa’da trafik feci, fazla alternatif yol olmadığından trafiğe takılırsanız yolda saatleriniz geçebilir. Her yere gitmenin en iyi yolu ise sağınızdan, solunuzdan vızır vızır geçen 3 tekerlekli tuk tuklar. Tabii sıcak ve nemden etkilenmiyorsanız.

Mombasa’nın en popüler caddesi Moi Avenue’den geçiyoruz. Sembolik fil dişinden  yapılmış kocaman heykeller çıkıyor karşımıza. Uzaktan bakınca Mombasa’ya ithafen M harfini andırdığı söyleniyor. Mombasa’nın sembolü olan bu fildişleri zamanında İngiltere Kraliçesi Elizabeth şehri ziyarete geldiğinde onu karşılamak için şerefine dikilmiş. Fildişi ticareti yüzünden sadece 2012 yılında 25.000 fil öldürüldüğünü öğrenince Moi Avenue’daki heykelleri parçalamak geliyor içimden.
Mombasa’nın tarihi çok eskiye dayanıyor. Araplar, Persler, Portekizliler, Türkler ve İngilizler tarafından yönetilen Mombasa yüzyıllar boyunca Doğu Afrika’nın en eski yerleşim ve ticaret merkezi olmuş. Nüfusun çoğunluğu Müslüman. Binalarda farklı kültür etkilerini ardı ardına görebiliyorsunuz.
Mombasa’nın bir diğer sembolü de tapınakları. Çeşitli dini inançlara ait figürlerin yer aldığı taş oymalarla yapılan binalar oldukça abartılı, bir o kadar da etkileyici. Özellikle Hint tapınakları dikkat çekici. İngilizler  koloni döneminde Mombasa’ya Uganda-Kenya demiryolunu inşa etmek için Hindistan’dan işçi getirmişler. Daha sonra bu Hintlilerin çoğu memleketlerine dönmeyip buraya yerleşmiş. Malum tüm diğer İngiliz kolonilerinde olduğu gibi Kenya’da da oldukça fazla Hintli var.

Toplantımız şehrin 720.000 m2 üzerine kurulu tarihi bölgesi Old Town’a yakın olduğundan toplantıdan çıkar çıkmaz hem bir şeyler atıştırmak hem de biraz etrafı görmek için yürümeye başlıyoruz.

Çok çeşitli yemek kültürünün olduğu Mombasa bir liman şehri olduğu için deniz ürünleri bakımından da çok zengin. Yerel halk Nairobi’de olduğu gibi Nyama Choma yani barbeque çok seviyor. Şöförümüz Sam (aynı zamanda rehberimiz) bizi yerel yemekler yiyeceğimiz bir  restaurant’a götürüyor. Siparişi yerimize Sam veriyor. Genellikle restaurant’larda her şey taze hazırlanıyor, yani siz siparişi verdikten sonra yemek pişirilmeye başlanıyor, ön hazırlık diye bir şey yok. Her şey doğal. O yüzden seçtiğiniz yemeye göre de bekleme süreleri epey uzayabiliyor. Ahçı yemeği pişirdikten sonra servisi de bizzat kendisi yapmak istiyor.

Izgara kuzuyu parçalara ayırıp yanında geleneksel Kikuyu (Kenya’daki en geniş etnik grup) yemeği olan ve sebzelerle mısırın ezilmesiyle elde edilen Mukimo servis ediyor.  Elbette malum biramız Tusker eşliğinde.  Gerçekten çok lezzetli olan bu yemeği geleneklere uygun bir şekilde ellerimizle anında silip süpürüyoruz.

Yemekten sonra Old Town’a giderken yolda pazardan dönen kadınlara rastlıyoruz.

Heyecanlandığımı gören Sam yakında bir ‘souk’ yani pazar olduğunu söylüyor. Benim her gittiğim şehirde uğramadan hayatta geçmiyeceğim en önemli yerlerden biri de açık pazarlarıdır. Sam’e hiç değilse 10dk uğramak istediğimi söylüyorum, ‘olur, ancak ben de gelirsem!’ diyor. Güvenli olduğundan eminim ama misafirperverlik yapmak istediğini düşündüğümden kabul etmek zorunda kalıyorum.

Pazarda renk cümbüşü içinde, baharat kokuları arasında kendimi kaybediyorum.

Yol boyunca Kitenge (Afrika’da yerel halkın daha çok kadınların üzerlerine sararak kullandıkları, bebekleri taşımak için sırtlarına astıkları kumaşlar), ve kanga satan kumaşçılar (Kitenge’den farklı olarak kenarında swahili’ce deyimler olan genellikle ortada büyük etrafında da daha küçük desenlerden baskı yapılmış 2 parçadan oluşan kumaşlar, Afrikalı kadınlar ortadan ikiye kesip birini etek şeklinde kalçalarına sararak diğerini de bluz şeklinde omuzlarına ya da türban gibi başlarına sararak kullanıyorlar )

Tezgahların arasında oynayan çocuklar,

Elbisesinin kumaşını  beğenmeya çalışan kadınlar,

Sepetlerine bayıldığım, ismi gibi etrafa ışık ve neşe saçan gülümsemesiyle ‘Joy’.

Buradan 10 dk’da ayrılınabilinir mi hiç? Şimdi anlıyorum Sam’in neden benle gelmek istediğini :)

Old Town’a doğru yola devam ediyoruz. Burası tarihi kale Fort Jesus, Swahili mimarisi ve otantik dükkanları, el oyması kapılarıyla Mombasa’nın tarihini hissetmek için gerçekten görülmeye değer.

Hemen meydanda bulunan Fort Jesusu kalesi 16.yy Portekiz askeri mimarisinin en güzel örneklerinden. Mombasa’nın eski limanını korumak için 1593′de Portekizliler tarafından yapılmış. İngiliz kolonisi iken hapishane olarak kullanılan kaleye Portekizlilerin haçlı bayrakları yüzünden Fort Jesus adı verildiği söyleniyor. Kale şimdi müze olarak kullanılıyor.

Meydandan iç sokaklara doğru girdiğimizde, tarihi binaların, el oyması eski kapıların arasından hayran hayran geçerken bir yandan da Old Town’ı gezeceğimizi anlayan ve bize katılan rehberimizi dikkatle dinliyoruz.

18. yy’dan kalma  Arap ve Avrupa etkilerinden oluşmuş binaların ve az da olsa Swahili sahil mimarisinin güzel örnelerinin olduğu Old  Town’da ayrıntılı oyma işli büyük kapılar ve balkonlar dikkat çekiyor.

Rehberimiz kapıların zamanında orada yaşayan ailenin ekonomik statüsünü yansıttığını söylüyor. Evin sahibi ne kadar zenginse kapı da o kadar fazla oymalı ve büyük olurmuş.

Ne yazıkki bu kapılardan birkaç tane kalmış, çoğu ya eskimiş ya da çalınmış. Allahtan Kenya müzesi bu kalan kapı ve balkonların  korunması için yasa çıkartmış. Kenyalılar duymasın bizde olsa bu kapıların üzerine bir güzel cam kestirip orta sehpa ya da yemek masası olarak milyonlara satarlardı!

Ara sokaklarda yürümeye devam ederken Ndia Kuu sokağında karşımıza Jahazi cafe çıkınca nefis Kenya kahvesi için duruyoruz.  Burası 3 öğretmenin beraber açtığı çok eski ve popüler bir cafe.

Günlerden Pazar olduğu için bir çok yer kapalı. Sokaklar çocukların oyun alanı olmuş. Aileler gezmeye gidiyor, yani tipik bir pazar günü yaşanıyor.

Curio shop dedikleri hediyelik eşya dükkanlarından birine giriyorum. Masklara bayılıyorum, dükkan sahibinin güler yüzüne de.

Her ne kadar Old Town’dan ayrılmak istemesek de otele dönüp akşam yemeğine geçmemiz gerekiyor. 2000 yıllık tarihi olan ve baharat ticareti zamanında Vasco da Gama tarafından yapılan eski Liman’dan geçiyoruz. Kendine keyifli bir çalışma ortamı yaratmış, alışılmadık bir liman işçisiyle selamlaşıp otele geri dönüyoruz.

Daha önce Mombasa’da deniz ürünlerinin meşhur olduğundan bahsetmiştim. Nereye giderseniz gidin çok güzel yapıyorlar ve oldukça da hesaplı. Mombasa’ya ilk geldiğimde otelin restaurant’ında yediğimiz ızgara Istakoz ve karidesler lezzetinden sunumuna kadar  harikaydı.

Bu kez Bamburi Beach’deki sahibi Alman bir hanım olan Yul’s restaurant’ı denemek istiyoruz. Mekan çok keyifli, hemen kumsalın üzerinde. Sıcaklık biraz düşüp nem azaldığı için akşamları daha keyifli. Garson o gün Istakoz gelmediğini söylüyor, üzülüyoruz. Başlangıç olarak orta ayarda olduğunu söyliyebileceğim kalamar ve avokado’lu karides geliyor,

Menüde fazla enteresan bir şey bulamayınca değişiklik olsun diye Swahili usulü bol baharatlı Kırlangıç seçiyorum. Evet lezzetli ama Kırlangıç yerine başka bir şey koysalardı anlarmıydım? Kesinlikle Hayır!

Ama bir gerçek var ki o da Yul’s'un dondurması enfes :)

Ertesi sabah gene erken kalkıyorum ve ilk işim balkona çıkmak oluyor. Sürpriz! Mombasa’da sabahları erken kalkarsanız ilginç arkadaşlar edinebilirsiniz!

Sahilde gene hareket başlıyor. Burada insanlar doğal olarak su sporlarına meraklılar. Çalışanlar talebi karşılamak için koşturuyor. Kimileri tekneyi sahile taşıyor, kimisi de yelkeni hazırlıyor.

Normalde gece görmeye alıştığımız yakamozlar burada gündüz bile gözlerinizi kamaştırıyor. Ne de olsa dünyanın en iyi plajlarının olduğu yerlerden biri de Mombasa.

Bugün Nairobi‘ye geçeceğimiz için vaktimiz kısıtlı.  Afrika’da yaşayan çeşitli kabilelere ait köylerin örneklerinin bulunduğu ve o kabilelere ait yerlilerin kırsal yaşamla ilgili  bire bir demonstrasyon yaptıkları, çevresel en iyi uygulama ödülünü almış Ngomongo Köyü’nü tavsiye ediyorlar. Gerçekten kısa zamanda Mijikenda (kıyı şeridinde yerleşik kabile) , Maasai (Kenya’nın en otantik etnik kabilesi, Batının kültürel etkisine, eğitime, uygarlığa rağmen tradisyonel hayat tarzlarını bugüne kadar koruyan kabile olması sebebiyle Kenya’nın sembolü haline gelmiş), Kikuyu (Kenya nüfusunun %22′si Kikuyular, Başkanın kabilesi, sömürge döneminden beri politik ve ekonomik etkisiyle biliniyorlar) gibi farklı kabilelere ait gelenekler konusunda epey bilgi ediniyoruz, mısırı nasıl ezdiklerini, yemeklerini hayvanlardan nasıl koruduklarını, nasıl ateş yaktıklarını… ve bizim de sıcağa ve neme ne kadar dayanıklı olduğumuzu!

Dansçı kızlar oturmuş biz köyden ayrılmadan bize veda dansı yapmak için bekliyorlar, Tanrım bu sıcakta bu enerjiyi nerden buluyorlar?

Ngomongo’dan ayrılıp otele geri dönerken Sam görmemiz için çok kısa süreliğine Bamburi’ye uğrayacağını söylüyor. Ancak sahiline değil, iç kesimlerde yaşayan yerel halkın bulunduğu bölgeye. Yani turizmin getirdiği renkli yaşamın dışındaki gerçekliğe…

Fakirlik oranı %50 olan Kenya’da su problemi çok büyük. Hemen her yerde başında bu sarı kovalardan taşıyan kadınları görmek mümkün ve bu suyun miktarı 20 litreye kadar çıkıyor. 42 milyon nüfusun 17 milyonu temiz sudan yoksun, 28 milyonu hijyen ve sağlık hizmeti alamıyor, doğal olarak ishal oldukça yaygın ve ishalli hastalıklar yüzünden her yıl 5 yaşın altında 250.000 çocuk ölüyor. Kırsal bölgelerde evlerine su taşımak ise genç kızların ve kadınların görevi.

Sadece su da değil aslında. Yakacak odunu da, yemeği de, çocuğunu da…Bamburi’de arabadan inip biraz yürümek istiyorum. Sahildeki ışıltı, kahkahalar, ihtişam hızla rüya gibi geliyor şimdi. Ve sanki uyanmam için biri bir tokat atıyor. Kuvvetli bir tokat…

Evlerin arasından yürüyoruz. Yarı açık bir kapıdan çekinerek başımı uzatıyorum. 2 kadın çamaşır yıkıyor. Beni görünce önce şaşırıyorlar. ‘Çamaşır günü mü?’ diye soruyorum. İki komşu birlikte yıkıyorlarmış. İçeri davet ediyorlar. Teşekkür edip yürümeye devam ediyorum.

Yolun biraz ilerisinden kahkahalar, çığlıklar geliyor, çocuk çığlıkları. Ne kadar çok çocuk var. Kerpiç evin yanından dolaşıp önüne geçiyorum.

Beni görünce etrafa kaçışıyorlar. Şöförümüz Sam Swahili’ce bir şeyler söylüyor, gülüyorlar. Resimlerini çekmek için izin istiyorum. Mutlu oluyorlar. Denizde gördüğüm yakamozlar şimdi gözlerinde parlıyor. Ne sefalet, ne açlık, ne susuzluk gülümsemelerine engel olmuyor. İçimde bir burukluk, insan olmanın, insanlığa ve dünyaya verdiğimiz zararın suçluluğu ile eziliyorum.

Elimden tutup beni yandaki bahçeye götürüyorlar. Diğer çocuklar da geliyor. Kimi çaktırmadan poz veriyor, kimi utanıp kaçıyor,

Yanlarından hiç ayrılmak istemiyorum. Ama uçağımızı kaçırmamak için geri dönmemiz gerekiyor. Arabaya doğru yürürken çocuklardan biri gene elimden tutup çekiştirmeye başlıyor. ‘Bir yere götürmek istiyor seni’ diyor Sam. nasıl reddedebilirim ki? 2 evin arasından geçiyoruz. İlerde kadınlar bir şeyler yapıyorlar.

Akşam yemeğine Samosas (Hint böreği yani bizim üçgen börek) hazırlıyorlar. Evin yeni gelini Kainda’nın göreviymiş.

Her gün yüzlerce yapıyor sonra da sokakta satıyorlarmış. Ne kadar hızlı yaptığını anlatamam. Kalmamız için ısrar ediyorlar, birazdan kızartmaya başlıyacaklarmış. Onları kırmak istemiyorum ama hijyen koşullarına bakınca benim bile o kadar cesur olmadığımı fark ediyorum, risk almak istemiyorum. Uçağımıza geç kaldığımızı söyleyip ayrılıyoruz.

Arabaya binince Sam anlamlı anlamlı yüzüme bakıyor. ”Teşekkür ederim’ diyorum. Hem de çok!

Otele vardığımızda gün batımını yakalıyoruz. Bu manzara bile Bamburi’de gördüklerimi unutturmaya yetmiyor.

Mombasa’nın şu meşhur denizine bir türlü giremiyorum ama asla aklımdan çıkmayacak bir gün geçiriyorum.

THY‘nın Mombasa’ya direk uçuşu yok, biletinizi alırken ancak şansa uçuş no’su üzerine tıklarsanız uçağın Klimanjaro’da durakladığını öğreniyorsunuz aksi taktirde yolda sürpriz yaşıyorsunuz! Uçuşun 9 saat sürmesinin sebebi de bu zaten. Bence en güzeli önce İstanbul’dan 6 saat süren direk uçuşla Nairobi’ye gitmek,  orada bir kaç keyifli gün geçirip, hatta safari’ye çıkıp sonra Kenya Hava Yolları nın 45dk’lık uçuşu ile Mombasa’ya geçmek. Deneyin unutulmaz bir gezi olacağına garanti veririm.